Kentli Toplumun Yeni Bir Okul Modeline İhtiyacı Var

Kentli Toplumun Yeni Bir Okul Modeline İhtiyacı Var

Kayhan Karlı o kadar deneyimli ve çok yönlü bir eğitimci ki, tek röportajda onun her yönünü anlatmak mümkün olmadı! Röportajımızda ağırlıklı olarak kurduğu ve yönettiği Yenilikçi Öğrenme Merkezi’ni ve YÖM Okulları’nı konuştuk. Kayhan Karlı’nın çok renkli bir eğitim sektörü geçmişi var. Kendisi önce öğretmenlik, sonra saygın okullarda yöneticilik yapmış, Öğretmen Akademisi Vakfı’nda kurucu genel müdürlük yapmış, Boğaziçi Üniversitesi’nde dersler vermiş, birçok eğitim projesine destek vermiş ve danışmanlık yapmış. Doktorası “İlkokul Eğitimi ve Öğretmenliği”, yüksek lisans derecesi ise “Eğitim Yönetimi ve Liderliği” üzerine. Harvard Üniversitesi Kennedy School’dan ise “Eğitim ve Liderlik Geliştirme” sertifikasına sahip. “Digit@l Bilgelik Yolculuğu için Öğrenme Yoldaşlığı” adlı bir kitabı olan Kayhan Karlı’nın eğitim alanındaki çalışmaları hız kesmeden devam ediyor. 2018-2019 eğitim yılında YÖM Okulları’nın İzmir şubesini açacağının müjdesini veren Kayhan Karlı, yeni okul için çok heyecanlı. Kayhan Karlı ile eğitim deneyimlerini, önerilerini ve projelerini konuşmaktan büyük keyif aldık, dileriz siz de röportajımızı keyifle okursunuz…

Merhaba Kayhan Bey, çok sayıda proje gerçekleştirmiş, çok farklı özellikleri olan birisiniz. Kendinizi kısaca nasıl tanımlarsınız? 

Aslında kendimi kısaca öğrenme yoldaşı olarak tarif edebilirim. Meslekte yirmi altıncı yılım. Bu mesleği seçme nedenim ve içinde bulunduğum durum tamamen karakterim ile ilgili. Sürekli içimde merak ve yeni şeyler öğrenme dürtüsü var. Böyle olduğu için belki de tam bir öğrenme yoldaşıyım. Başkaları ile birlikte öğrenmeyi, birlikte keşfetmeyi çok seviyorum. Yeni bir şey okuyorsam, hemen biriyle tartışmam lazım ki bende kalsın. Bu nedenle öğretmenlik mesleğini seçtim. Mesleğe öğretmen olarak başladım ama zaman içerisinde öğretmenlerle, anne babalarla çalışmaya başladım. Öğrencilerle çalışıyordum, onlar için programlar geliştirmeye başladım. Kısaca tarif edecek olursak, ben bir eğitimciyim ama özünde bir öğrenme yoldaşıyım.

Ailenizde eğitimciler var mıydı? Öğretmenliği nasıl seçtiniz?

Babam da bir öğretmen. Öğretmen okulu mezunu bir köy okulu öğretmeni. Ama aslında öğretmen olmam çok da babamla ilgili değil çünkü çocukluğumda öğretmen olma niyetim yoktu. Lisedeyken çok değerli iki matematik öğretmenim oldu. Onlar beni hem matematiğe hem öğretmenliğe yönlendirdiler. Matematik çok sevdiğim bir disiplin. Çünkü bilim yapmak istiyorsanız “matematikçe” konuşmanız lazım. Matematik bilimin ve doğanın dilidir. Bir taraftan da öğretmenlik çok sosyal bir iş. İnsana ve duyguya dokunuyorsunuz. Sosyal bir yapım olması nedeniyle öğretmenlik bana çok uygun bir iş oldu. Üniversitede okuduğum yıllarda, Türkiye’de yazılımın da yeni konuşulduğu dönemlerde bilgisayar programcılığı yaptım. Mezun olurken part-time çalıştığım bir yazılım şirketi bana gel burada çalış dedi. Ancak orası bana göre değildi. Benim bir okulda olmam ve insanlarla iç içe olmam lazım.

Şu anda en çok hangi projelerle uğraşıyorsunuz? YÖM (Yenilikçi Öğrenme Merkezi) nedir, nasıl ortaya çıktı?

Şu anda en çok üstünde durduğumuz projemiz; okullarımız. Çok uzun yıllar dünyanın pek çok yerinde, 40 küsur ülkede başka okulların akreditasyon çalışmalarında, öğretmenlerin eğitiminde bulundum, anne babalarla çalıştım. Bir dönem yurt dışında yaşadım. Orada eğitimci olarak bulundum. Türkiye’de çok farklı, çok iyi bildiğimiz okulların yöneticiliklerini yaptım. Bunların hepsinde var olan sistem içerisinde birilerinin adına iş yapıyordum. Eğitimde beni besleyen nokta ise yenilikçilik, yaratıcılık. Eğitimcilik buna çok müsait bir şey.  Bu işin doğasına aykırı olarak dünyanın belki de değişime en çok direnen meslek gruplarından birisi de öğretmenler.  Aslında doğası itibari ile baktığın zaman en yenilikçi olması gereken bir grubun çalışanlarının daha konformist olduklarını görüyorum. O nedenle Öğretmen Akademisi Vakfı gibi çok önemli bir vakfı kurarak Türkiye’de öğretmenlerin mesleki gelişimi için önemli bir iş yaptığımızı düşünüyorum. Yenilikçi Öğrenme Merkezi’ni kurarken de amacımız sadece öğretmenlere değil, okulun bütün katılımcılarına programlar geliştirmekti. Yani öğretmenler, öğrenciler, anne babalar için programlar geliştirmek, onları uygulamak ve bütünsel olarak gelişimi sağlamaktı. Dengeli ve bütünsel bir sonuç için eğitim sisteminin tüm taraflarına bakmak gerek. Biz Yenilikçi Öğrenme Merkezi’ni o amaçla kurduk. Uzunca süre Türkiye’deki hem resmi, hem özel pek çok kurumla çalıştık.

Türkiye’nin aklınıza gelen neredeyse her ilinde-ilçesinde çeşitli kurumlarla çalışıyoruz. Bir taraftan eğitimle ilgili sivil toplum kuruluşlarında çalışmalarıma devam ediyorum, bir taraftan da hayatımı eğitimci olarak kazanıyorum. Yenilikçi Öğrenme Merkezi, böyle bir sosyal girişim merkezi aslında. Biz Yenilikçi Öğrenme Merkezi olarak okullar nasıl daha iyi olurlar sorusuna cevap vermek amacıyla bir eğitim programı çerçevesi geliştirdik. Bu üç yıl kadar sürdü. Okulda kazanım, müfredat, eğitim programlarını konuştuk, bunları öğrenciye nasıl veririz, bunu yapıp yapamadığımızı nasıl ölçer değerlendiririz diye düşündük ve bu programı geliştirdik. Akredite olan okulların bu programı kullanarak okullarındaki öğrenme niteliğini arttırmalarını amaçladık. Yani çıktıların kalitesini arttırmaktı amacımız.

Akreditasyonla ilgili biraz daha bilgi verebilir misiniz?

Yenilikçi Öğrenme Merkezi’ne başvurup akreditasyon sürecinden geçen okulların kullanabileceği BOYEP adını verdiğimiz Beceri Odaklı YÖM Eğitim Programı diye bir çerçeve geliştirdik. Bu çerçeveyi akredite olan okullar kullanıyor.  Her sene bunların sayısı artacak. Türkiye’nin her yerinden çeşitli okullar bu programı kullanıyor.

YÖM Okulu’nu kurma fikri nasıl ortaya çıktı?

Geçtiğimiz yıllarda program geliştirdiğimiz ekip arkadaşlarımız, “herkese program geliştirdik ama neden kendimiz bir okul yapmıyoruz?” deyince konu gündeme geldi ve bir okul kurma fikri ortaya çıktı. Bir anlamda akademi okul gibi, laboratuvar okul gibi, bütün uygulamaların çekirdeğinin atıldığı, uygulandığı bir okul olsun diye düşündük.

Neden aileler çocukları için YÖM Okulları’nı seçsinler?

Okul kurma sürecinde öncelikle kendimize şunu sorduk; biz nasıl okulculuk yapacağız?  Türkiye’de mevcut özel okul sistemine karşı bir itirazımız vardı. Bunun sebebi de mevcut özel okul sisteminin bütünsel gelişim sağlamamasıydı. Tabii buna yol açan çeşitli faktörler var; işin ticari boyutu, lokasyon, zorunluluklar, vs. Türkiye’deki özel okul modeline bir itirazımız varken aynı tipte bir özel okul yapmak bizim için doğru olmazdı. “Neyi farklı yapmalıyız?” sorusu için odak grup çalışmaları yaptık. Bu çalışmalarda farklı velilerle, öğrencilerle, öğretmenlerle hatta mahalledeki insanlarla görüşmeler yaptık. Tüm bunlardan ve literatür okumalarımızdan bir sonuca vardık. Türkiye hızla kentleşiyor, nüfusun büyük bir çoğunluğu kentlerde yaşar hale geliyor.  Dolayısıyla bu kentli toplumun yaşam biçimi değişiyor. Evdeki karı kocanın, her ikisinin de çalışır hala geldiği, üstelik de kalabalıklaşmaktan dolayı artık mahalle kültürünün ortadan kaybolduğu, çocukların sokakta büyüyemediği, sosyal-duygusal becerilerini sokakta geliştiremediği bir ortam oluştu. Anne babalar çok çalıştığı için, çocuklarla ayırdıkları zaman azaldığı için, çocukların sosyal duygusal becerileri gelişmiyor. Bunu son 20 yılda yetişen çocuklardan da görüyoruz. Bunun paralelinde dünyada baş döndüren, hızlı bir gelişimi var teknolojinin.  Meslekler hızla eskiyor. Gelecek öngörülerimiz daralıyor. Geçmişte 20 yılı öngörebilirken şimdi 5 yıl sonrasını öngöremiyoruz. Dolasıyla bütün bunlara baktığımızda, şunu gördük: bu kentli toplumun yeni bir okul modeline ihtiyacı var.

Biz YÖM Okulları olarak şunu hedefledik: Omurgası sosyal-duygusal öğrenme ve beceriler olan, üstüne de bilişsel alan becerilerini oturttuğumuz bir sistem. Yani geçmişte mahallede, anne babamızla birlikte geliştirdiğimiz sosyal duygusal öğrenme becerilerini okulda verebildiğimiz, daha çok oyun ve duyguyla donattığımız bir okul olmalıydı. Okulun toplumda bir geçiş alanı olarak görülen, izole edilmiş bir alan olmaktan çıkıp, toplumun ayrılmaz bir dokusu haline geldiği bir yapıya bürünmesi lazım. Geliştirdiğimiz programda bunu yapabilmek için çalıştık. Sınıflar her düzeyde 3-4 şubeyi geçmeyecek, kalabalık olmayacak, dolayısıyla yönetilebilir büyüklükte olacak, okul topluluğunun birbirini tanımaktan mutluluk duyacağı, sadece öğretmen ve öğrencinin değil, topluluğun öğrendiği bir okul oluşturmak istedik. Bunun için büyük okul yapmamamız lazım. O zaman 3’er, 4’er şubelik küçük okullar yapacağız dedik.

Araştırmalar gösteriyor ki 14-15 yaşına geldiğimiz zaman beynimiz, doğduğumuz zamanki üst düzey düşünme becerilerinin gelişim hızına geri dönüyor. Yani bu bize şunu söylüyor: bir çocukta 14-15 yaşına kadar yaşantısal öğrenmeyi, tutum ve davranışları halletmiş olmamız gerekiyor. Peki bunu nasıl halledeceğiz? O yaşlara kadar olan okullar; yani anaokulu, ilkokulu, ortaokulu kalabalık olmayan, küçük, evine yakın mekanlarda ve mümkünse tekil, yani bağımsız anaokulu, bağımsız ilkokul, bağımsız ortaokul gibi kendi ailesinin içinde hareket edebilecek büyüklükte okullar olması gerekiyor. Bunların da kentin içinde olması gerekir. O çocukların yaşı ve öğrenme büyüklükleri itibari ile de kendi yakınsak gelişim alanları içinde gelişmelerini sağlamak lazım.  O nedenle de kentte küçük anaokulları, ilkokullar kuracağız, ortaokullar kuracağız. Bunların sayısı fazla olmayacak. Bizim esas amacımız zaten programı herkesin kullanması. Yani bizim programımıza isteyen herkes başvurup akredite olup kullanabilir. Ancak YÖM okulları olarak da birkaç lokasyonda bulunmak istiyoruz.

Sonrasında liseye geldiğimiz zaman çocuğun durumu bambaşka bir hale geliyor. Lisede gençler daha kalabalık, daha zorlayıcı, yatılı olabilen, daha büyük kampüslere şehir dışına gelip gidebilen hale geliyor. Bütünsel gelişim alanlarında artık kimlik oluştuğu için, öğrencinin karar verebildiği, kendi yolunu çizebilecek derecede seçenekler sunan, teknoloji, spor, sanat, hepsinin geniş bir şekilde ele alındığı büyük bir lise planlıyoruz.

YÖM Okullarının en büyük farklılığı nedir?

YÖM okullarının temel odağı; öğrenenlerin sosyal duygusal becerilerini geliştirmek. Çünkü sosyal duygusal beceriler insanın omurgası gibidir. Omurgayı çekip çıkardığınız zaman geriye bir et yığını kalır. Bilişsel alan tam da böyle bir şey. Bilişsel alanda muhteşem hale gelen çocuklar var. Sınav başarıları, akademik başarıları var ama çocuğu kendi başına bıraktığın zaman yolunu bulamıyor, otobüse binemiyor. Bugün 11-12 yaşındaki çocukların mahallesindeki bakkala gidip ekmek alamadığını, yolun karşısına geçemediğini gördüğüm zaman içim acıyor. Temel insanı insan yapan beceriler, sosyal duygusal becerilerdir. Bu duyguları geliştirememiş olan çocuklarda siz ne kadar bilişsel alan geliştirirseniz geliştirin, sonunda kendi kendine yetemeyen, sürekli sızlanan çocuklar haline geliyorlar. Problem çözme becerisi yok olduğu için sürekli şikayet eder hale geliyor.  Bizde YÖM okullarında en temel farklılık bu.

Eğitim alanında Türkiye’de neler yapılması gerekiyor? Sizce en büyük eksiklik nedir?

Aslında şöyle bir sorun var. Türkiye’de sürekli sınav konuşuyoruz, bunlar çok suni gündemler.  Bu tartışmalara sosyal medya da dahil olmak üzere hiç girmedim. Bunu tartışmanın ne anne babalara, ne çocuklara, ne eğitimcilere, ne okullara, hiç kimseye bir faydası yok. Esas mesele başka. Türkiye’deki yapıya baktığımız zaman kentli nüfusun kaybettiği önemli bir şey var. Sosyal empati duygusu kayboldu. Dolayısıyla insanlar arasındaki ilişkiler birebir okula yansıyor. Ebeveynler arasındaki ilişkileri, sokakta birbirimiz arasındaki ilişkileri, okullarda çocukların kullandığı dili, beden dilini, birbirleriyle olan ilişkilerini gözlemlediğimiz zaman okulun içinde matematik öğretmekten daha önemli başka bir şey var. Onu birkaç yıldır ısrarla söylüyorum. Çocuğun “iyi olma hali”nin farkına varmasını sağlamak lazım. İyi olma halinin farkında olmayan bir birey büyürken -ki Türkiye toplumunda bu çok sayıda var- yetişkin olarak da iyi olma halinin farkında olmuyor. Örneğin ülkemizde birçok yetişkin şu soruyu cevaplayamaz: “Ben ne yaptığım zaman kendimi iyi hissediyorum? İyi hissetmeyi nasıl tarif ederim?” Duyguları ile ilgili sorunları var yetişkinlerin. Bu çocukluktan gelen bir durum, çünkü bunu bilmeden geliyorlar. Dolasıyla meslek seçimleri yanlış. Sadece para kazanan mesleği, ebeveynlerinin istediği mesleği seçebiliyor ya da trend olanları seçiyor. Bugün bunların hiçbir anlamı yok çünkü bu seçilen mesleklerin ömrü boyunca gitmeyeceğini biliyoruz. 3-5 yıl içerisinde hızla değişiyor bütün meslekler. O zaman şimdi daha da elzem olan bir şey var: bireyin iyi olma halini öğretmek zorundayız.

Dolasıyla çocuğun küçük yaştan itibaren duygu durumunu fark etmesi,  duygularını isimlendirmesi, duygularını konuşabiliyor olması, bu duygularını taahhütlü bir çerçeveyle yaşayabiliyor olması lazım. Hissetme haklarına saygı duymak lazım. Niye insanlar durup dururken trafikte birbirilerine küfür ediyor, niye o gördüğümüz halim selim insanlar birden bire canavara dönüşüyorlar? Çünkü karşılanmamış temel duygusal ihtiyaçları var. Bizim YÖM’de okul olarak iyi yaptığımız işlerden birisi bu, temel odağımız bu. Birincil önceliğimiz çocuğun kendi iyi olma halinin farkında olması. Yani neyi yapmak istediğine dair bir görüşünün ve bunu isimlendirdiği bir duygusunun olması lazım. Bunu başardıktan sonra öncelikleri neler, hangi zaman planında neler yapacak, onları konuşabiliyoruz.

Şu anki okul sisteminde çocuklara yetişkinler tarafından dayatılan, sadece yetişkinler tarafından programlanmış bir çerçeve içerisinde, yine sadece yetişkinler tarafından icra edilen şeyler var. Sınıftaki bütün çocukların aynı şeyi hissetmesini istediğimiz, bütün duyguları tek bir kalıbın içine yüklediğimiz bir ortam. Bizim birincil önceliğimiz şu: eğitimciler olarak insanların iyi olma halini keşfetmek zorundayız. Konu şuraya da geliyor; başkasının iyi olma haline saygı duymayı öğrenmek. Hani farklılıklara saygı diyoruz ya; biz farklılığı ısrarla öğretmeye çalışıyoruz çocuğa. Farklılığı niye öğretiyorsun ki- basit bir şey öğret; başkasının iyi olma halini öğret. Buradan konu cinsiyetçiliğe, toplumsal ayrışmaya vs. kadar gider…

Anne babalara neler önerirsiniz?

Yakında yeni bir kitabım gelecek. O kitapta epeyce anne babalarla uğraşıyorum. Anne babalara temel önerim şu: hamileliği öğrendikleri andan itibaren yaşamlarına şöyle dönüp bakmaları lazım. Bu çocuk niye oluyor, nasıl bir iyi olma halimiz var? Aile olarak yaşamsal kalitemizi nasıl tarif ediyoruz? Bir çocuğun iyi olma hali önce ebeveynden geçiyor. Anne babanın arasındaki ilişki ve duygu durumundan geçiyor. Dolasıyla birincil koşul; önce çocuk yapmaya karar verdikleri ya da hamileliği öğrendikleri andan itibaren kendi hayatlarındaki iyi olma durumlarını keşfetmek. Sonrası için çocuklarıyla birlikteki hayatlarını birkaç döneme planlamaları lazım. Okullaşmadan önceki dönem, yani 0-3 yaş arasını nasıl geçireceğiz, hangimiz çalışacak, işlerimiz ne olacak. Ondan sonra okulöncesi çağı dediğimiz 3-6 yaş; bu da erken çocukluk eğitiminin ilk kısmı. Çocuğun hayatındaki en kritik okullaşma dönemlerinden bir tanesi. Burada yakın çevresinde yani yakınsak gelişim alanı içerisinde okullaşması lazım çocuğun. O zaman ebeveynlerin yaşadığı lokasyon da önemli hale geliyor. Lokasyonda oyun temelli sosyal duygusal öğrenmeye destek verecek olan şeyler var mı? Özel ya da değil fark etmez, bunu sağlayacak okullar, kreşler var mı? İkinci adım ilkokul ve ortaokulda nerede yaşayacak bu çocuk, buna da dikkatlice bakmak lazım. Sonrasında lise ve sonrası dediğimiz, aslında 25 yaşına kadar süren, ergenliğin 15-25 yaş arasındaki dönemi. Temeli içsel motivasyon olan, bireyin kimlik sahibi olduğu dönem. O dönemde ebeveynin rolü bambaşka yere geçiyor. 15-25 yaş arasında ebeveynin rolü, ona öğrenme yoldaşı olmak, onun kimliğine ve kişiliğine, kararlarına saygı duymak olmalı. Yani ilk 15 yılda çocuğun davranış, tutum, beceri geliştirmesini destek olmak gerekirken sonraki dönemde başka bir role bürünmek gerekiyor.

Diğer önerim çocuklarıyla kaliteli zaman geçirmeyi planlamaları. Çocuğun ilk 15 yılında ama özellikle ilk 7 yılında kesintisiz ve istinasız günde en az 60 dakikalık –ki ideali 90 dakikadır aslında- kaliteli zaman geçirmeyi kendilerine planlamaları lazım.  Kaliteli zaman geçirmekten kastım oturup beraber film izlemek değil. Film izlediysen üstüne 60 dakika daha koy. O film hakkında konuşabiliyor musun onunla? Bu çağın çocuklarının çok önemli bir özelliği var. Gerçek meseleleri, gerçek konuşmaları seviyor. Yani onlara -mış gibi anlatmak, öğüt vermek, kendi dünyanı anlatmak değil de gerçek meseleleri konuşmak artık her yaş çocuğuyla yapılabilecek bir şey. 7 yaşa kadar “çocuğun aradığı cevapları bulan bilirkişi” değil, “çocuğa bolca soru soran” ebeveynler olmalılar. Çocukla birlikte sorgulayan birisi haline gelebilmek lazım. Bunu sorgularken de çocuğun duygu ifadelerini, sıklıkla kullandığı kendi iyi olma halini keşfettiği; “sen bunu yaptığında ne hissettin, bu duygular sence nasıl isimlendirilir, ne diyorsun buna, buna ne diyoruz?” diye sormalı. İyi hissetme hali ne zaman oluyor? Mesela çocuk birisine yardım ettiği zaman kendini iyi hissettiğini keşfederse ilerde sosyal yapısı güçlü bir birey haline gelir. İnsanlara yardım ederek hayatını kazanabileceği meslekleri seçme ihtimali olur. Sosyal yardım uzmanı olur, doktor olur, hatta mühendisliği seçerken bile sosyal alanlarda mesaj veren bir mühendis haline gelir. Kendisiyle barışık diye tarif ettiğimiz pek çok ebeveyn ve çocuklarına bakın, büyüme süreci böyledir.

Öğretmenlere, öğretmen adaylarına önerileriniz nelerdir?

Bir kere mezun oldukları anda eğitim fakültesinde öğrendikleri her şeyi unutmayı denesinler. Birinci kural bu. Akademisyen arkadaşlarım bu konuyla ilgili zaman zaman bana eleştiri getirirler. Sadece eğitim fakültesi değil, üniversitenin bütün bölümleri için söyleyebilirim -artık bireye hayatı boyunca yetecek olan bilgileri kazandırma ya da meslek kazandırma yeri değil orası. Üniversitenin bu çağdaki rolü; 25 yaşına kadar süren ergenliğin son döneminde olgunlaşma dönemi, kimliğin açığa çıkma döneminde farklı bir rol. Kulüpler, sosyal organizasyonlar, kurulan sosyal ilişkiler, network, hocalarla kurulan ilişkiler, çalışma azmi, kararlılık… Bunları bir genç üniversitede fark ediyor. Olgunlaşma sürecinde kendine ait bir vizyon, bir kimlik geliştirmeye çalışması lazım. Maalesef pek çok kişi mezun olduğu zaman hala buna sahip değil.

Eğitim fakültesini bitirmiş bir kişi, kendi iyi olma halini bulursa yapabileceği işleri de bulur. Sadece öğretmenliğe kilitlenmez o zaman. Bir ikincisi öğretmenliği gerçekten yapmak istiyorsa önce öğrenme süreçlerini tarif etmeli. Ben nasıl öğreniyorum, kiminle öğreniyorum, öğrendiğimde ne hissediyorum, deneysel olarak kendine çıraklık yapması lazım. Çıraklık yaparak geçirecekleri 4-5 yıl aslında onları öğretmen yapacak şeydir. Eğitim fakültesinden çıktıktan sonra mesleği öğrenecekleri dönemdir. Mesleği öğrenme ihtimali olanlar bu işten gerçekten keyif alanlardır.

Genç meslektaşlarımın 4-5 yıl kendilerine ciddi yatırım yapmaları lazım. Kendi öğretmen kimliklerini ortaya çıkartmaları lazım. Kimlik sahibi ise gittiği her okulda fark yaratma ihtimali olan bir öğretmen olma şansı var. Ama böyle bir vizyonu, kendine biçtiği bir misyonu yoksa öğretmenin, gittiği her okulda oranın rüzgarına göre devam eder. Dünyada pek çok örneği var. Amerika’da ilk 5 yıl içinde öğretmenliği bırakanların oranı %60’lara ulaşmış durumda. Bunun bir sebebi, alternatif başka mesleklere geçme şansı olması.  Türkiye’de de iddia ediyorum, bu gün çalışan öğretmenlerin başka bir meslek yapabilme şansı olsa bu öğretmenlerden %50’si hemen mesleği bırakırdı. Mesleki tatminsizlik, doyumsuzluk oldukça ciddi oranlarda. Bunun kariyerde zirve yaptığı dönem 5-15 yıl. Bir vakıfta yaptığımız araştırmalardan bir tanesinde onu görmüştük.  5-15 yılda adamsendecilik, vurdumduymazlık başlıyor. 15 yıldan sonra tekrar idealizm başlıyor. Bunun iki nedeni var aslında: Evleniyor, çocuğu oluyor, kendisine bir konfor alanı oluşturuyor. Ya bir kırtasiye açıyor, ya özel ders vermeye başlıyor. O konfor alanına 15. yıldan sonra yerleştiği için onu kaybetmemek için bu sefer bir bakıyorsun, hepsi idealist öğretmen. Ama esas ideallerinde savundukları kendi konfor alanları. Dolayısıyla etkili öğretmen olmak için fakülteden mezun olduktan sonra ilk 4-5 yıl kendilerine yatırım yapmaya devam etmeliler gençler.

Yeni mezun öğretmenler size gelebilirler mi? Neler yapabilirler?

Tabii ki gelebilirler, bizde çıraklık yapabilirler. Bizim atölyelerimiz öyle. Usta-çırak ilişkisine, her an çıraklık yapmaya gönüllü olan herkese bizim kapılarımız açık. Ama ömrü boyunca çırak kalmayacak tabi. Ustalaşıp uçan çok arkadaşımız var bizim.

Başka projeleriniz var mı? Eklemek istediğiniz bir şey var mı?

Aslında Yenilikçi Öğrenme Merkezi’nin yaptığı işlerinin yanında BOYEP programı var. Liseli öğrencilerin girişimcilik ve liderlik becerilerini geliştirmek için GİGLA (Girişimci Genç Liderler Akademisi) programını yürütüyoruz. Bu yaz İzmir’de yerel bir vakıfla birlikte 200 dezavantajlı lise öğrencisine İYTE içerisinde bir haftalık girişimcilik ve liderlik kampı yapacağız. Dezavantajlı liseli öğrencilerle çalışıyor, ama onları üst düzey öğrencilerle bir araya getirmeye çalışıyoruz, bu ekosistemde birbirleriyle yaşamayı öğrensinler diye. EGT kamplar var, bizim öğretmenler için yaptığımız yaz dönemi kampları var. Resmi kurumlardan öğretmenleri kendi ortamından çıkartıp başka bir platformda daha üst gelir durumundaki öğretmen kampına alıyoruz. Daha önce anlattığım gibi, sınırlı sayıda YÖM Okulu açacağız. YÖM programının Türkiye’de daha çok okul tarafından kullanılmasını arzu ediyoruz. Bu okulların sayısı artacak. En büyük hayallerimden birisi bahsettiğim gibi, gençlerin hayatlarında gerçekten belirleyici olacak, büyük bir yatılı lise. 21.yy ihtiyaçlarına yönelik farklı bir model oluşmasını hayal ediyorum. Ömrüm yeterse ondan sonrasında üniversitenin şekil değiştireceğini düşünüyorum. 60’lı yaşlarımda da biraz yeni nesil üniversitelilerle uğraşmayı istiyorum.

Kayhan Karlı

YÖM Okulları ve 1Yer Anaokulları Kurucusu

Röportaj: Gamze Er

Ne söylemek istersiniz?